Hiç hatırlamıyorum, yeşil miydi yoksa kırmızı mı, sarı mıydı mavi mi, yoksa yalnızca beyaz mıydı? Ondan sonra olan şey, gözlerime sonsuza dek kazınmış olması gereken o rengi belleğimden silip götürecekti, çünü ne de olsa o benim altı ya da yedi yıllık ömrmün tamamında sahip olduğum ilk balondu. Artık eve dönmek üzere Rossio’da yürüyorduk, ben sanki […]
Bazen merak ediyorum acaba kimi anılarım gerçekten benim miydi, yoksa bilinçsizce kahramanı olduğum ve kendileri gerçekten orada bulunmuş kişiler bana anlattıkları için sonradan öğrendiğim olaylar hakkında başkalarının anıları mıydı diye, hoş belki onlar da başkalarından duydukları şeyleri anlatıyorlardı ya.
Her şey bilinemiyor, hiçbir zaman da bilinemeyecek, ama öyle zamanlar olur ki bildiğimize inanabiliriz, belki de o anda, ruhumuza, bilincimize, aklımıza, ya da bizleri az çok insan yapmakta olan o şeyin adı her neyse onun içine daha fazla bir şey sığamayacağı içindir.
“Durun! Hele buraya bakın, beyler.” Durup dinlediler. “Kandırıldık… Hem de fena kandırıldık. Ama bütün kasabanın halimize gülmesini istemeyiz herhalde, ölene kadar bizimle dalga geçip dururlar. Hayır. Yapmamız gereken şey buradan sessizce çıkmak, gösteriyi övmek ve kasabanın geri kalanının da kandırılmasını sağlamak! O zaman hepimiz aynı gemide oluruz. Haksız mıyım?”
Gökyüzü yukarıda yıldızlarla çil çil olurdu ve biz de sırtüstü yatıp yıldızları izler, acaba yapılmışlar mıdır, yoksa birden mi ortaya çıkmışlardır diye tartışırdık – Jim’e göre yapılmışlardı, ama bana göre aniden ortaya çıkmışlardı; bence tek tek yapılamayacak kadar çok sayıdaydılar. Jim onları ayın yumurtlamış olabileceğini söylemişti; eh bu makul göründüğünden ben de itiraz etmemiştim, çünkü […]
Bir büyük üstat Frenk nakkaşı ile başka büyük bir nakkaş ustası bir Frenk çayırında yürürler ve ustalık ve sanat üzerine konuşurlarmış. Karşılarına bir orman çıkmış. Daha usta olanı, ötekine şöyle demiş: “Yeni usullerle resmetmek öyle bir hüner gerektirir ki,” demiş, “bu ormandaki ağaçlardan birini resmettin mi, resme bakan meraklı buraya gelip, isterse o ağacı diğerlerinden […]
… insanların yüzlerine baktıkça görüyorum ki ellerine daha cinayet işleme fırsatı geçirmemiş oldukları için pek çok kişi masum zannediyor kendini.
Böyle kişiler, Don Jose gibiler, her yerde vardır, yaşamlarından arttığına inandıkları zamanı, pullar, paralar, madalyalar, vazolar, kartpostallar, kibrit kutuları, kitaplar, saatler, spor tişörtler, imzalar, taşlar, kilden bebekler, boş meşrubat kutuları, minik melekler, kaktüsler, opera programları, çakmaklar, dolmakalemler, baykuşlar, müzik kutuları, şişeler, bonzailer, resimler, sürahiler, pipolar, camdan dikili taşlar, porselen ördekler, eski oyuncak bebekler, karnaval maskeleri […]
Sanılanın aksine duyu ve anlam asla aynı şey olmamıştır, anlam hemen kendini gösterir, doğrudandır, düzanlamlıdır, sarihtir, kendine dönüktür, tekanlamlıdır, diyelim, oysa duyu yerinde duramaz, ikinci, üçüncü ve dördüncü anlamlarla fokurdar, dallara ve kollara ayrılan ve tekrar bölünen farklı yönlere yayılan, ta ki gözden kaybolana kadar, her kelimenin duyusu suları yükselterek şiddetle uzaya savuran bir yıldız, […]
Arşiv ve mezarlık memurları arasındaki ilişkiler açıktan açığa dostça, karşılıklı saygıya dayanan ilişkilerdir, çünkü, temelde kendi statülerinin resmi benzerliği ve hedef yakınlığı dolayısıyla mecbur oldukları kurumsal işbirliğinden başka, aynı üzüm bağını, şu adına hayat dedikleri ve hiçle hiç arasında yer alan şeyi iki ucundan kazıp durduklarını biliyorlar.